Konya sırılsıklam
Seher vakti baktım
Şehrin sokak lambalarına
Kendi ışıklarını katıyorlardı
Aydınlanmakta olan etrafa sessizce
Alaaddin Tepesi’nden uyanıyordu gün
Islak bir bankta hüznünü bırakmış akşam
Sen geçip gitmişsin önlerinden, belli
Cadde düş kırığı, Konya sırılsıklam
Sabahın erken saatleri, Selimiye’den, Aziziye’den, Kapu Camii’nden, İplikçi’den, Şerafettin Camii’nden çıkan cemaat şehrin çeşitli yerlerine dağılırken usul usul aydınlanan ilk ışıklarında Alaaddin Tepesi’nde bir banka oturmuş etrafa bakıyordum. Konya bir sabaha daha uyandırmıştı üzerinde yaşayan insanları. Esnaflar dükkanlarını açmak için yürürlerken, işçiler bekledikleri servislerin görünmesiyle koşuşturmaya başlıyorlardı. Öğrenci servislerinde ise başka bir telaşın hareketleri görünüyordu. Yıl başı yeni geçmiş ocak ayının ayazı çimlere çiy düşürmüş, güneşsiz gökyüzünde sabahın ilk kuşları, tıpkı insanlar gibi bir rızık için kanat çırpıyorlardı. Sokak lambaları ansızın söndü; Hiç kimse bunun farkına bile varmazken, benim içimde kocaman hasreti ortaya çıkarıverdi.
Aydınlansa da gün, güneş yok
Şehrin üstünde ağıtçı bulutlar
Geçip gidişini kaldıramamış çimler
Yaşlı adamlar gibi ağarmış saçları
Soğuk gecenin kırağısı sanki
Yapışıp kalmış bulduğu her yere gam
Hasretin yağmış şehre sabaha kadar
Hava hafif sisli, Konya sırılsıklam
Çay bahçelerinden birine doğru hareket ettim. Hüznümün üstüne birkaç bardak çay içecek, havanın soğukluğunu azaltırken, içimin hararetine bir nebze olsun çayın deminden mayalayacaktım. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Boş sandalyeler, tenha masalar ve hemen oracıkta kulübe gibi bir yerden tüten bir duman. Yaklaştım, yaşlı bir adam çay suyu koyduğu kazandan su çekiyordu bir demliğe. “Çay oldu mu?” diye sorduğumda “hemen hemen olmak üzere, gel otur şu kuytuya, üşümüşsün, ısın biraz” dedi. Sonra kış mevsiminden, müşterilerin bu yüzden az olduğundan bahsetti. Birkaç yabancı uğrar belki diye erken gelip çayı demlediğini söylerken önüme bir bardak çay koydu.
Terk edilmiş sandalyeler
Hüzne boyanmış çay bahçeleri
Dallarda damlamaya hazır gözyaşları
Kış bedenli ağaçlarda sükût
Yerde rızkını arayan güvercin, serçe
Cıvıltıları bile hüzzam
Çölün kışı nasıl olur bilmem
Sokaklar mecnun, Konya sırılsıklam
Gözlerim dalıp gitmişti etrafa, yerde seken serçelere, tuhaf sesler çıkartan güvercinlere baktım. İçimdeki hüzün sanki hepsine sirayet etmişti. Hareketlerinde bir donukluk vardı. Bir sokak köpeği geçip gitti yanlarından ne o kuşlara baktı ne kuşlar köpeğe. Sonra yavaş yavaş insanlar belirmeye başladı etrafta. Liseli, üniversiteli gençler; kiminin omzunda çantası, kiminin elinde birkaç kitap…
Karşı kaldırımda birkaç insan
Rutinin servisini beklemekteler
Ömürden bir güne karşılık,
Eve götürülecek nafaka işte
Ne hasretin ıstırapları
Ne de ayrılığın kestiği ahkâm
Bir bir açılıyor kepenkli dükkânlar
Otobüsler sensiz, Konya sırılsıklam
Servislerin arkası kesilmiş, otobüsler ışıklı levhalarıyla akıp geçiyorlardı, aşağıdaki caddeden, taksiler, kamyonetler trafik ışıklarında duruyor, hareket ediyor korna sesleri bırakıyorlardı Konya’nın sükunetinin üstüne. Raylarda akan tramvayların üzerinde ise kiminde Adliye kiminde ise Selçuk Üniversitesi yazıyordu. Zafer durağından geçip gelerek Alaaddin durağında duran kampus tramvaylarından inen insanlara, özellikle de kadınlara dalıp giden gözlerimde hep bir aradığının bulamamanın umutsuz karaltıları kalıyordu bana. El ele inen genç çiftleri gördükçe, üşümüş boş ellerime bakıyordum.
Ve bir tramvay duruyor zafer durağına
İnen bütün kadınlarda sana bakıyorum
Hiçbirinden bir dirhem sen çıkmıyor
Boynum bükülüyor içime doğru
Şehrin yalnızlarına karışıyorum
Mümkün değil artık günden çıkmam
Göğsümde bir madalya gibi sensizlik
İnsanlar kendi derdinde, Konya sırılsıklam
Göğsümde aşkın sıcaklığı, hasretin koru birlikte tütüyordu. Sevgiyi tatmak güzel, aşkı tanımış olmak gurur veriyordu yine de bana. Zaten vuslat kısmet işiydi, her sevene nasip olmazdı. Kuşları, ağaçları, çimleri görmeden geçip giden çağın maddeci insanlarını gördükçe; bütün çıkmazlarıma rağmen kalbimi ve kendimi şanslı hissettim. Herkesin kendi derdinde olması kadar doğal bir şey yok elbette. Ancak sırt sırta verememek, acıları paylaşamamak ne kadar aykırı duruyordu şehrin içerisinde. Hoş, bunu da kimse fark etmiyor, görmüyordu! Bedestendeki dükkanlar açılmış, Rampalı Çarşıda öğrenciler ve kitap severler kımıldamaya başlamış, simitçilerin önünde insanlar çoğalmıştı. Şehir bir günü daha kendi havasında yaşamaya başlamıştı ki bu benim hissettiğim şehirlerle aynı değildi. Ben hala çimleri ıslak, kuşları neşesiz ve Konya’yı sırılsıklam görüyordum.
Sevgiyle kalın.